ŞEYTANIN TUZAĞA DÜŞÜRME YÖNTEMLERİ - 1.BÖLÜM


İman edenleri saptırmak amacıyla son derece ayrıntılı plan ve tuzaklar kuran şeytan, başta müminlerin nefislerinin hoşlarına giden şeyleri kullanarak onları isyana ve günaha sürüklemeye çalışır. Bunda başarılı olamazsa bu sefer de günah ve kötülükleri zararsız ve meşru bir kılıfta sunarak onları aldatmayı dener. Eğer bundan da bir sonuç elde edemezse iman edenlerin doğru yolları üzerine oturup onlara sağ ve sol yanlarından yaklaşır. Bu yöntemle, Allah'ın razı olmadığı tavır ve faaliyetleri din adına, Allah adına yapılması gerekliymiş gibi telkin eder; tamamen nefsani olan hareketleri hizmet, ibadet kisvesiyle yaptırmaya çalışır. Bu sonuncu hilenin diğerlerine göre, aldatıcı ve kafa karıştırıcı yönü daha fazladır. Kuran'da insanlar, şeytanın Allah'ın adını kullanarak aldatmasına karşı şöyle uyarılırlar:

"Ey insanlar, hiç şüphesiz Allah'ın va'di haktır; öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı da, sizi Allah ile aldatmasın. Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin. O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmaya çağırır. " (Fatır Suresi, 5-6)



"Meşru Gösterme" Telkini

Gaflet ve rehavet anlarında nefis, haram olmayan ancak faydası da olmayan, “boş” işlerle insanı meşgul etmek ister. Bunlar, örneğin, çeşitli bahanelerle sokağa çıkıp boş ve amaçsız bir şekilde vakit öldürmek, saatlerce televizyon seyretmek ve internette sohbet etmek gibi davranışlar olabilir. Aslında tek başına ele alındığında gerçekten de meşru ve helal olan bu davranışları şeytan “meşru görünme” telkini ile insanı Allah'ın rızasını kazandıracak faaliyetlerden uzak tutmak için kullanır.

Ancak iman eden, aklı başında bir insan, dünyanın çok kısa süre kalınacak bir yer olduğunu bilir. Bu insan dünyada kendisine tanınan kısıtlı zamanı Allah'ın hoşnut olacağı umulan şekilde kullanmaya, küçük kaçamaklara tenezzül etmemeye çalışarak geçirir ve nefsinin sınırsız arzularını tatmin etmeye çalışmaz. Rabbimiz'in rızasını aramaktansa, nefsinin ve menfaatlerinin peşinde koşanların durumunu, Allah Kuran'da şöyle haber vermiştir:

"İnsanlardan kimi, Allah'a bir ucundan ibadet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzü üstü dönüverir. O, dünyayı kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır." (Hac Suresi, 11)

"Özgürlüğün Kısıtlandığı" Telkini

Şeytan insana din ahlakını yaşamanın, Allah'a ve Resul'üne itaat etmenin, insanın özgürlüğünü, bağımsızlığını kısıtlayıcı bir hayat tarzı olduğunu fısıldar. İman etmeyenlerin ne kadar özgür ve başlarına buyruk yaşadıklarını, dilerse kişinin kendisinin de öyle yaşayabileceğini telkin eder. Ancak bu, şeytanın yalnızca göz boyamaya yönelik, süslü bir telkinidir.


C:\Users\kişi\Desktop\My Pictures\İNSAN-YAŞAM\zincirler.png

Çünkü Allah'ın emirlerine uymadan, yalnızca nefsinin istek ve arzuları doğrultusunda yaşayan bir kişi özgürlüğüne kavuşacağını zannederken, aslında tâbi olduğu din dışı sistemin kendisini uymaya mecbur kıldığı birçok zorlayıcı, kısıtlayıcı ve yasaklayıcı kurallarıyla zincirlenip gerçek özgürlüğünü kaybeder. Bunun yanı sıra özgürlük olarak isimlendirilen durum, imanın kazandırdığı şuur ve akıldan uzak olan, kişiyi dünyada son derece güvensiz bir ortamda bırakır ve her türlü tehlikeye açık hale getirir. Şeytanın özendirdiği sahte özgürlük yerini zamanla “sahipsizlik“, “başıboşluk ve yalnızlık“ hislerine bırakarak bu kimseyi bunalımın eşiğine getirir.

Oysa şeytanın fısıldadığının aksine gerçek özgürlük, ancak gerçek din ahlakı tam anlamıyla yaşandığı takdirde elde edilebilir. Hak din, toplumun ve insanların kişi üzerindeki baskılarını, yaptırımlarını, yönlendirici kurallarını, dahası kişinin kendi kendisine koyduğu kuralları, prensipleri, her türlü taassubu ve olumsuz telkini kırar, yok eder. Bu nedenle kişiye gerçek özgürlüğü kazandıracak tek vesile Rabbimiz'in bildirdiği din ahlakına uymaktır.


"Nimetlerden Mahrum Kalındığı" Telkini

Şeytan mümine, din ahlakına göre yaşamayan kişilerin elinde bulunan bazı nimetleri müminlerle birlikteyken her zaman tadamayacağı, onlara ulaşamayacağı, onlardan mahrum kalacağı, bir daha karşısına böyle güzel fırsatlar çıkmayacağı, bu yüzden de bunları elde etmek için zaman zaman dünyaya yönelmesi gerektiği yönünde telkinler verebilir.

Oysa iman etmeyenlerin karanlık dünyasını terk etmek, onlardan kopup-ayrılmak mahrumiyete neden olmaz, Allah'ın rahmetine ve nimetine kavuşmaya vesile olur. Çünkü "Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin -hayasızlığı emrediyor. Allah ise, size Kendisi'nden bağışlama ve bol ihsan (fazl) vadediyor. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. " (Bakara Suresi, 268) ayetinin hükmü gereği rızkı veren ve onu hesapsız genişleten Yüce Rabbimiz'dir.


C:\Users\kişi\Desktop\My Pictures\İNSAN-YAŞAM\susler.jpg 

Hizmet Telkini

Şeytan, doğrudan saptıramadığı, Allah'a isyana sürükleyemediği kimseleri Allah ve din adına saptırmaya çalışır. Bu, şeytanın en sinsi hilelerinden biridir. Allah, müminlerin, “aldatıcıların Allah ile aldatması”na karşı dikkatli olmaları gerektiğini bildirir:

"... Şüphesiz Allah'ın va'di haktır. Artık dünya hayatı sizi aldatmaya sürüklemesin ve aldatıcı(lar) da sizi Allah ile aldatmasın. " (Lokman Suresi, 33)

Kişi bazı durumlarda, din adına yaptığını sandığı bir işte, aslında tamamen nefsinin bazı arzularını tatmin etmeye uğraşıyor olabilir. Böyle anlarda nefsi telkinleriyle yönlendiren şeytan, bu istekleri “İslam'a hizmet” kılıfına sokma hilesini sık sık kullanır.

Allah ve din ahlakı adı altında, hizmet görüntüsü vererek birtakım nefsani amaçlar uğruna çalışmak çok büyük bir samimiyetsizliktir. İnsanın, şeytanın bu tür sinsi oyunlarına karşı son derece uyanık olup niyetini kontrol etmesi, gerçekten Allah rızası için mi yoksa heva ve hevesini tatmin etmek için mi çalıştığını samimi olarak kendi nefsinde sorgulaması gerekir. Aslında yapılan işin ihlaslı mı yoksa nefsani mi olduğunu herkes kendi vicdanında fark eder. Halis müminler de ilk bakışta bunu rahatlıkla anlar, ona göre gerekli tavrı sergilerler.


"İş İşten Geçti" Telkini

İnsan çeşitli sebeplerden dolayı günah işlemişse hemen samimi olarak tevbe edip bağışlanma dilemeli, Allah'a sığınıp dua etmelidir. Şeytan muhakkak bu arada, “iş işten geçti, artık çok geç; bu kadar günahtan sonra kurtuluş olmaz” gibi çeşitli kışkırtmalarla o kişinin tevbe edip doğru yola yönelmesini engellemeye çalışacaktır. Oysa ne kadar kötü bir durumda olursa olsun hatasını fark edip samimi bir kalple Allah'tan bağışlanma dileyen bir kimse, Allah'ın kendisini bağışlamasını umabilir. Bu, Allah'ın vaadi ve sonsuz merhametinin bir parçasıdır. Kuran'da Rabbimiz'in kulları üzerindeki merhameti şöyle bildirilmiştir:

"De ki: “Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım. Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir. Azap size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip-dönün ve O'na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. Rabbinizden, size indirilenin en güzeline uyun; siz hiç şuurunda değilken, azap apansız size gelip çatmadan evvel. " (Zümer Suresi, 53-55)

Kuran ahlakına göre, bir insan ne kadar günah işlerse işlesin, “geri dönülmez” bir noktaya varmaz. İnsana iş işten geçti telkini vermek şeytanın bir tuzağıdır. Şeytan bu biçimde insanı, kısa sürede büyük bir çöküşe ve daha büyük günahlara sürüklemek ister.

Müminlerin imtihanları yalnızca nefisleriyle değil, aynı zamanda bu nefsi kışkırtan, onu saptırmak amacıyla son derece ayrıntılı plan ve tuzaklar kuran, ona sinsice telkinler veren şeytanladır. Kuran'da "şeytanın fırkası" olarak bildirilen inkarcılar zaten doğru yoldan sapmış ve şeytana tabi olmuş bir kavim oldukları için, şeytanı asıl rahatsız eden müminlerin kararlı imanı ve üstün ahlakıdır. Bu yüzden en çok çabayı ve mücadeleyi, sonsuz bir kin ve kıskançlık beslediği müminleri saptırmak ve onları doğru yoldan çıkararak kendisi gibi cehenneme sürüklemek için sarf eder. Diğer bölümlerde bu tehlikeli düşman şeytanın kullandığı telkin, taktik, oyun, plan, yöntem ve kurduğu tuzakları daha detaylı olarak inceleyelim.


ŞEYTANIN İNSANI DİN AHLAKINDAN UZAKLAŞTIRMA PLANI

Kuran'daki pek çok ayette de belirtildiği gibi, şeytanın bu planı Allah'ın rızasını tam anlamıyla gözeten ve nefsinin mazeretlerine geçit vermeyen samimi Müslümanlar üzerinde etkili olmamaktadır. Şeytanın etkisini inananlardan uzaklaştıran, sürekli Allah'ı anmaları ve Rabbimiz'in gücünü, sevgisini ve azabını düşünme konusunda gevşeklik göstermemeleridir.

“(Şeytan) Dedi ki: “Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar (ı insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.” (A’raf Suresi, 16-17)

Allah bizi doğruyu yanlıştan, iyi olanı kötüden ayırt etmeyi sağlayan vicdanımızla birlikte yaratmıştır. Vicdanı insana, yaptığı herhangi bir iş ya da verdiği herhangi bir karar için doğruyu seçme konusunda yol gösterir. Tercih ettikleri ahlaki tutuma göre bazı insanlar vicdanlarının rehberliğini kabul ederek ayette de belirtilen Allah'ın “dosdoğru yolu”nu tercih ederken, bazıları vicdanlarının kendilerine işaret ettiği yolu görmezden gelirler. Vicdanını reddeden insanın kulak vereceği ses ise, amacı sonunda kendisini sonsuza dek kalacağı cehenneme sürüklemek olan şeytanın sesidir. Şeytan insanı doğru yoldan ayırıp azgınlığa sürüklemek için insanlara olabilecek her yolla yaklaşmaya çalışır. İnsanı aldatan ise, şeytanın din ahlakından uzaklaşmaya olan davetini çoğu zaman tek bir hamlede değil, yavaş yavaş, sakin ve sessiz bir plan dahilinde gerçekleştirmesidir. Böylece günah işlemeye vicdanı elvermeyen bir insan, bu şeytani planın akışına uyarsa kendini bir süre sonra din ahlakından tamamen uzaklaşmış olarak bulacaktır.


Şeytanın Hileleri

Şeytanın insanı dünya hayatının günlük akışındaki detaylara, problemlere ya da geçici güzelliklere kaptırmak için başvurduğu hilelerden biri, ona Allah'ın varlığını ve üstün gücünü unutturmaktır. Böylece insan, davranışlarında ve kararlarında doğru ve yanlış ayrımını Allah'ın rızasına göre yapmayı da unutacaktır. Bu durumda kişinin kararlarındaki ana ölçü, Allah'ın emirleri değil, kendi nefsinin ve şeytanın istekleri haline gelir.

C:\Users\kişi\Desktop\My Pictures\İNSAN-YAŞAM\yalnızlık2.jpg



Şeytanın "sakin ve sessiz şekilde" insanları din ahlakından uzaklaştırma planındaki aşamalar, insanı Allah rızasının en çoğundan, O'nun razı olmayacağı noktaya doğru gerileterek ilerleme kaydeder. Nefsine karşı irade gösteremeyen insan, vicdani değil nefsani tercihler yapar. Eğer bu insan önceden Allah rızasını gözeten bir kişiyse, tercihlerindeki fark hemen görülür.

Vicdanın sesini susturmaya önceleri kendince çok önemli görmediği hata ve iradesizliklerle başlayan insan, kendisini bir süre sonra en büyük günahları işlerken ve bundan hiç rahatsızlık duymaz bir halde bulabilir. Bu aşamaların başlangıcında şeytan insana vicdan azabını azaltacak sözde mazeretler buldurur. Bu sözde mazeretlerin en etkili olanlarından biri, insanın kendisine "güçsüz olduğu" yönünde telkin vermesidir. Bunun için de öncelikle kişiyi Allah'ı anmaktan uzaklaştırmak ister.

Örneğin, şeytanın inanan bir insana yapacağı ilk güçsüzlük telkinleri, sabahları namaza kalkmakta zorlandığı, uyanmaya gücünün yetmediği yönünde olur. İnsan uykuya ihtiyaç duyacak şekilde aciz yaratılmıştır. Fakat samimi Müslümanla kendine mazeret bulmak isteyen zayıf imanlı bir insanı birbirinden ayıran özellik, Allah korkusudur. İnsana belirlenmiş vakitlerde ibadet etmeyi farz kılan Allah, onu buna kolayca güç yetirecek şekilde yaratmıştır. Samimi Müslüman bu gerçeği bilir ve Allah'ın kendisinden istediği ibadetleri yapmamak için asla acizliklerini mazeret olarak öne sürmez. Şeytanın telkinlerine kapıyı açık bırakan insan ise, zaten akşam uyurken sabah kalkamayacağını kendine telkin etmeye başlamıştır bile. Allah Kuran'da "…Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar (fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar..." (Ankebut Suresi, 45) ayetiyle namazın şeytanın insana yaptırmak istediği kötülükleri engellediğini bildirir. Meryem Suresi'nin 19. ayetinde de namaz kılma duyarlılığını kaybettikten sonra şehvetlerine kapılıp uyanlar haber verilmiştir: "Sonra onların arkasından öyle nesiller türedi ki, namaz (kılma duyarlılığın)ı kaybettiler ve şehvetlerine kapılıp-uydular…" Şeytanın, insanı çirkin utanmazlıklara ve kötülüklere kapılmaktan, nefsani isteklerine uymasından alıkoyan namazdan uzaklaştırması ise, onun planındaki ilk aşamalardan biridir.

Yukarıda bahsettiğimiz güçsüzlük telkiniyle ibadetlerini aksatmaya başladıktan sonra, insanın fikirlerinde de bir gevşeme ve çözülme görülür. Din ahlakının kendisine kazandırdığı haysiyet duygusuyla, daha önceleri iman etmeyenlerin din ahlakına uygun olmayan davranış ve sözlerine fikren tepki duyan insandaki bu fikri tepkiler giderek zayıflar ve yerini kayıtsızlığa bırakır. Çünkü kendisi de bu aşamada yavaş yavaş kendi nefsinin istediği gibi yaşamaya başlamıştır ve nefsinin rehberliğinde yaşayanlara tepki göstermek, yeni yaşam felsefesiyle çelişecektir. Bu kayıtsızlık, bir süre sonra insanların Allah'ın emir ve isteklerini göz ardı ederek yaşayabilecekleri yanılgısını savunmaya dönüşür. Henüz dinsizliği kendine yakıştıramayan ve hala din ahlakının bir kısmını uygulayan bu kişi, vicdanını kendince rahatlatmanın yolunu samimiyetsiz ve yanlış çıkarımlar yapmakta bulur. Kendi kendine bir çok mazaret öne sürer; sözde "gücünün yetmediğini", "aslında elinden geleni yaptığını", "iyi niyetli olduğunu" iddia ederek vicdanını rahatlatmaya çalışır. Halbuki samimi bir Müslüman, tüm bunların aslında kişinin dinsizliğe giden yolda kendini rahatlatabilmek amacıyla samimiyetsizce kullandığı mantıklar olduğunun farkındadır. Din ahlakını yaşayan bir kişinin sınırlarını dünyevi istekleri ve amaçları değil, Kuran ayetlerine göre samimi olarak işleyen bir vicdan belirlemelidir. Din ahlakının nasıl yaşanacağı konusunda bu tür sapkın mantıklar üretenlerin şeytanın peşinden gittikleri Kuran'da şöyle bildirilir:

İnsanlardan kimi, Allah hakkında bilgisi olmaksızın tartışır durur ve her azgın-kaypak şeytanının peşine düşer. Ona yazılmıştır: "Kim onu veli edinirse, şüphesiz o (şeytan) onu şaşırtıp-saptırır ve onu çılgın ateşin azabına yöneltir." (Hac Suresi, 3-4)

İnsanı namaz kılmaktan ve Müslümanca duyarlılık göstermekten alıkoyan şeytanın planındaki bir sonraki adım, bu kişinin inkarcı ahlakına duyduğu duyarsızlığı sempatiye dönüştürmektir. Bununla eş zamanlı olarak, bu insanın Allah'ın kendilerinden istediği hayatı yaşamakta kararlı olan samimi Müslümanlara olan bağlılığı ve sevgisi de azalır. Tahmin edileceği gibi, azalmakla da kalmaz ve bu kişi inkar edenlerin ahlakını normal karşıladıkça Müslümanların ahlakını da –vicdanının zayıflamasının bir neticesi olarak- kendince anormal karşılamaya ve suni bahanelerle eleştirmeye başlar. Çünkü vicdanı kendisine aslında samimi Müslümanlar gibi yaşaması ve nefsi uğruna Allah'ın rızasından taviz vermemesi gerektiğini sürekli hatırlatmaktadır. Samimi Müslümanların varlığı, bu kişiyle –kendisini dünyada ve ahirette hüsrana uğratacak olan- dünyevi istek ve tutkuları arasında görünmez bir engel gibidir. Eğer hayatlarını derin bir Allah sevgisi ve korkusuyla yönlendiren bu insanların varlığı vicdanını rahatsız etmese, belki din ahlakından uzaklaşıp küfür ahlakına tam olarak adapte olması çok daha çabuk olacaktır.

Bu aşamadaki bir insan, henüz tam anlamıyla dinsiz olacak kadar vicdanını köreltmiş değildir. Giderek artan iradesizliğinin verdiği vicdan azabını bastırmak için zaman zaman hala Allah'ın taraftarı olduğunu düşünür. Fakat din ahlakını yaşama konusunda ancak samimi Müslümanlarla birlikte olduğu sürece irade gösterebilir. Nefislerinin istediği gibi din ahlakına muhalif yaşayanların yanına gittiği anda, aslında onların tarafında olduğunu düşünmeye başlar. Şeytanın etkisi altındaki bu insanın karanlık ruh halini Allah Kuran'da şöyle bildirmektedir:

İman edenlerle karşılaştıkları zaman: "İman ettik" derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise derler ki: "Şüphesiz sizinle beraberiz. Biz (onlarla) yalnızca alay ediyoruz. (Asıl) Allah, onlarla alay eder ve taşkınlıkları içinde şaşkınca dolaşmalarına (belli bir) süre tanır." (Bakara Suresi, 14-15)

… Onlar, ne sizdendirler, ne onlardan. Kendileri de (açıkça gerçeği) bildikleri halde, yalan üzere yemin ediyorlar. (Mücadele Suresi, 14)


Şeytanın Kişiyi Samimi Müslümanlardan Uzaklaştırması

Allah'a tam teslim olmuş Müslümanları artık kendi içinde eleştirmeye başlamış olan bir insan, zamanla bu eleştirilerin dozunu arttırır. Ancak belirtmek gerekir ki, bunlar hakka ve gerçeğe dayalı eleştiriler değildir. Samimi olarak iman edenler, günlük yaşamlarında Rabbimiz'in bir emri olan "insanları kötülükten alıkoymak ve onlara iyiliği emretmek" hükmünün gereği olarak zaten birbirlerini uyarır ve sürekli güzelliğe yönlendirirler. Şeytanın etkisiyle hareket etmeye başlayan zayıf imanlı birinin Müslümanlara yönelik eleştirileri ise, onları güzelliğe yönlendirmek ya da kötülükten alıkoymak amaçlı değildir. Bu eleştirilerin amacı, kişinin nefsine uyabilmek için kendince mazaretler bulabilmek ve din ahlakından uzaklaşmasına kendince zemin hazırlayabilmektir. Dolayısıyla bu eleştiriler hakka ve gerçeğe dayanmayan, suni bahanelerden ibarettir.

C:\Users\kişi\Desktop\My Pictures\İNSAN-YAŞAM\46.jpg


Dini Allah rızasının en fazlasını hedefleyerek yaşamak, insanın nefsinin isteklerinden tamamen feragat etmesi demektir. Nefsine karşı koyamayan insan ise hatanın kendisinde değil, sözde dini katıksızca yaşamaya kararlı olan kişilerde olduğu yanılgısına inanmaya başlar. Bu sapkın düşünceyi öne sürmesinin nedeni ise, aksinde kendisinin hatalı olduğunu kabul etmesinin gerekecek olmasıdır. Kuran'da Allah'ın kendilerinden istediği hayatı yaşayan ve asıl hedefleri sonsuz hayatta cenneti kazanmak olan müminler, Allah'tan samimi olarak korkan ve iyiliği, merhameti, sadakati gerçek anlamda, gönülden isteyerek yaşayan kişilerdir. Dolayısıyla bir insanın samimi Müslümanlarda suni hatalar bulmaya çalışması ve onlara öfke ve kin duyması için, ancak şeytanın telkinlerine kapılması ve kendisine hiçbir zararı dokunmamış bu insanları nefsinin isteklerini gerçekleştirmeye bir engel gibi görmesi gerekir. Nitekim şeytanın planına göre artık ölümden sonra hesap vereceğini unutması ve hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamaya başlaması gereken bu insan için, samimi Müslümanların varlığı ve Allah rızası için yaptıkları tüm faaliyetler son derece rahatsız edici hareketlerdir. Bu şiddetli rahatsızlığın sebebi, gerçek ve samimi Müslümanların Allah yolunda tüm imkanlarını en son noktasına kadar seferber ederek din ahlakına sahip çıkmalarıdır. Tevbe Suresi'nin 111. ayetinde Müslümanların bu kararlılığı şöyle bildirilir: "Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır…" Ayetin devamında ise müminlerin bundan dolayı duydukları sevinç ve mutluluk şu şekilde haber verilmiştir:

"… Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük kurtuluş ve mutluluk' budur.” (Tevbe Suresi, 111)

Dolayısıyla hiçbir dünyevi çıkarı olmayan müminlerin varlığını bilmek bile, dünya hayatındaki geçici ve ahirettekilere göre kıyas bile edilemeyecek kadar eksik zevklere razı olan bir insanın nefsani keyfini kaçırmaya yeterlidir. Gerçek bir Müslüman, Allah'ın rızası için akılcı biçimde kötülükle fikri alanda mücadele etmenin dünyadaki tüm işlerinden daha öncelikli olduğuna inanır ve İslam'ın insanlığa getireceği güzellikleri, barışı ve refahı insanlara mümkün olan her yolla anlatır. Şeytanın yolundan gidenler nasıl her yerde ve her fırsatta kendi sistemlerinin propagandasını yaparak insanları din ahlakından uzaklaştırmaya çalışıyorsa, mümin de fikri olarak her alanda şeytanın sisteminin gerçek yüzünü deşifre eder. Bunların karşılığında tek beklediği Allah'ın kendisinden razı olması ve kendisini cennetine kabul etmesidir. Bu karşılıksız ve canı gönülden yapılan tebliğ faaliyetleri, her yerde din ahlakını terk edip küfür ahlakına uyan kişinin karşısına çıkar. Samimi Müslümanların fikri mücadelesindeki ana amaç olan Allah'ın emrettiği sevgi, saygı ve iman dolu hayat biçiminin güzelliği, şeytanın etkisi altındaki insanlar tarafından fark edilip anlaşılamaz. Şeytanın din ahlakından uzaklaştırma planına tabi olmadan önce Müslümanların güzel ahlakını, Allah yolundaki asil fikri mücadelelerini destekleyen bu kişi, şeytanın hilelerine aldanarak artık müminlere kin duyar hale gelmiştir. Şeytanın telkiniyle din ahlakını yaşamayanlara duyduğu sempati, artık bağlılığa dönüşmüştür.

Bu aşamadan sonra şeytanın işi daha kolaydır, çünkü hedefi olan insanı tamamen Allah'ın zikrinden uzaklaştırmış ve Müslümanlara karşı kalbine nefreti yerleştirmiştir. En başlarda vicdanının sesini zaman zaman da olsa dinleyen ve ahireti ölümü hatırlayıp Allah'tan bağışlanma dileyen bu kişi, artık samimi Müslümanlarla olan bağlarını da tamamen koparmıştır. İnkar eden diğer pek çok insan gibi ne kendi hatalarını görmeye ne de başkalarının kendisine hatalarını göstermesine tahammülü kalmamıştır, çünkü kendini şeytanın sahte "zeka ve uyanıklık" telkiniyle her tür hata ve eksiklikten müstağni görmekte, bu da onu iyice azgınlığa sürüklemektedir. Allah, Alak Suresi'nde müstağniyetin azgınlığı getirdiğini şöyle bildirir:

"Hayır; gerçekten insan, azar. Kendini müstağni gördüğünden." (Alak Suresi, 6-7)

Artık nefsinin istediği her şeyi yapabileceğini zanneden bu kişinin hayatı, çok huzursuzdur ve azap doludur. Söz konusu kişi bu huzursuzluk ve vicdan azabından kurtulmanın yolunu Allah'ı, ölümü ve din ahlakını tamamen unutmakta bulacağını zanneder. Oysa bu çok büyük bir yanılgıdır. Çünkü şu kesin bir gerçektir ki "…kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur." (Ra'd Suresi, 28) Din ahlakından uzak yaşayan insanların, müminlerin arasında geçerli olan gerçek sevgiden, saygıdan, fedakarlık ve karşılıksız iyiliklerden de son derece uzak olduklarını anlamaları çok uzun sürmez. Çünkü bu insanlar Allah'ın değil şeytanın istediği sistemi yaşarlar.Bu sistemin temel özelliği, içinde bulunduğu sevgisiz ve acımasız ortam içerisinde ezilmemek mücadelesi ve karşısındakini ezerek yükselme yarışıdır. Dolayısıyla sevginin yerini nefret, saygının yerini karşısındakine değer vermemek, fedakarlığın ve karşılıksız iyiliğin yerini ise acımasızlık ve yapılan iyilikleri karşısındakinin yüzüne vurmak gibi ahlaksızlıkar ve kötülükler alır. Tüm bunları açıkça gördüğü halde, bu kişi pişman olamayacak kadar kibirlidir, çünkü gururu ve kibiri yüzünden Allah'a itaat etmeyen şeytanın etkisi altındadır. Samimi Müslümanların içinde bulundukları yaşam şartları ne olursa olsun her zaman huzurlu ve mutlu olmaları, en zor zamanlarda dahi ümitsizliğe kapılmamaları, hatta tam aksine daha da şevkli ve azimli olmaları, onu iyice öfkelendirir. Samimi dindarların başarıya ulaşmaları ve hiçbir şeyden yılmamaları demek, şeytanın düzeninin başarısız ve eninde sonunda yenilmeye mahkum olması demektir. Çünkü Rabbimiz'in Kuran'da müjdelediği gibi "Müşrikler istemese de, O, dini (İslam'ı) bütün dinlere üstün kılmak için elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O'dur." (Tevbe Suresi, 33)

Şeytanın insanı sessiz ve sakin bir şekilde, yavaş yavaş din ahlakından uzaklaştırma planına karşı yapılan uyarılar, şüphesiz her Müslüman için geçerlidir. Çünkü her insan nefsiyle mücadele etmekle sorumludur ve nefis insana durmaksızın kötülüğü emretmektedir. Şeytanın planının ilk safhalarında belki namaz kılmamanın ya da mümin kardeşlerine düşman olmanın asla ve asla kendisi için mümkün olamayacağına emin olan bir insan, safha safha Allah'ı anmaktan uzaklaşarak sonunda şeytanın emirlerine uyar hale gelebilir. Şeytanın bu planını baştan bozmanın yolu, Allah'ı her an "ayakta iken, otururken, yan yatarken" (Al-i İmran Suresi, 191) zikretmekten ve şeytanın vereceği her şüphenin Kuran'la düşünüldüğünde yok olup gideceğini bilmekten geçmektedir. Rabbimiz ayette şöyle bildirmiştir:

"(Allah'tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah'ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir." (A'raf Suresi, 201)

Şu da unutulmamalıdır ki şeytanın planının samimi olarak iman edenler ve Allah'a sığınanlar üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Her insan zaman zaman gaflete düşebilir, nefsinin vesveseleriyle karşılaşabilir. İmanı zayıf olan bir insana göre, samimi ve Allah'a katıksızca bağlı bir Müslümanın önemli bir ahlaki üstünlüğü, şeytanın hileli planını fark etmesi ve onun aldatmacalarına Kuran'la düşünerek cevap verebilmesidir. Şeytan da Allah'ın kontrolü altındadır ve Allah'ın gücünü takdir edebilen, O'nun hakimiyetine kendisini gönülden teslim eden ve ahireti dünyadan üstün tutan insanları asla etkisi altına alamaz:

"Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur. Onun zorlayıcı-gücü ancak onu veli edinenlerle, onunla O'na (Allah'a) ortak koşanlar üzerindedir." (Nahl Suresi, 99-100)

Şeytanın hileli düzeninin bilinmesi gereken bir başka özelliği de, insanı oyunlarıyla imandan uzaklaştırıp ümitsizliğe düşürerek, artık dönüş imkanının kalmadığı yalanını telkin etmesidir. Halbuki Allah çok bağışlayan ve çok esirgeyendir ve gerçekten samimi olarak hatasını anlamış bir insana tevbe ve bağışlanma kapıları her zaman açıktır. Allah, şeytana uyup hata yapanların Kendisi'nden bağışlanma istediklerinde bağışlandıklarını ve bir daha bu kötülüklere dönmemekte kararlı davrandıklarında sonsuza kadar cennetle karşılık gördüklerini şöyle bildirmiştir:

Ve 'çirkin bir hayasızlık' işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir. İşte bunların karşılığı, Rablerinden bağışlanma ve içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlerdir. (Böyle) Yapıp-edenlere ne güzel bir karşılık (ecir)var. (Al-i İmran Suresi, 135-136)

Kendisini yaratanın ve sahip olduğu tüm nimetleri verenin Allah olduğunu bilen bir insan için Rabbimiz'i sevmek, O'nun azabından sakınmak ve O'nu yüceltmek büyük bir şereftir. Allah'ın varlığının dellileri her yerdedir ve olayları vicdanıyla değerlendiren bir insan için bunları görmek son derece kolaydır. Şeytanın bu planıyla karşılaşmış olan herkes için, her ne aşamada olursa olsun, her an Allah'ın bağışlayıcılığına dönüş imkanı vardır. Her ne hata yapılırsa yapılsın, önemli olan insanın son halidir. Yaptıkları için Allah'tan bağışlanma dileyen ve hatalarını telafi etmek isteyen bir Müslümanın geçmişle kıyaslanmayacak kadar samimi olması da mümkündür. Bunu isteyen bir insanın ilk yapacağı şey, Allah'a sığınarak şeytanın oyununu bozmak ve bildiği her yolla Rabbimiz'in rızasını kazanmaya çalışmaktır.

Şüphesiz, bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabbine bir yol bulabilir. (Müzzemmil Suresi, 19)

ŞEYTAN VE TARAFTARLARININ SİNSİ YÖNTEMLERİNDEN BİRİ: DİNDE PASİFİZM

Müslümanlar arasında bulunan bazı insanlar, iman edenlerin imani şevk ve heyecanlarına uymayan bir hal içinde olabilirler. Bu kişiler Müslümanların yaşadığı yüksek iman heyecanını içlerinde yaşamaz, onların mutluluk ve huzurundan uzak, soğuk ve donuk bir hayat sürerler. Bu kişiler, Allah'ın büyüklüğünü kavrama, Kuran ahlakını benimseme isteğinde olmadıklarından, din ahlakının yaşanması ve anlatılması amacıyla yapılan her türlü girişimde hep geride kalan, olanları uzaktan izlemekle yetinen bir görüntü sergilerler. Ne yaşantılarında ne de iman anlayışlarında canlı, akılcı ve sağlıklı bir yaklaşımları yoktur.

Bu kişilerin en büyük özelliği, din ahlakını anlamakta ve yaşamakta çekimser ve gevşek davranmaları, dahası müminleri de kendileri gibi olmaya -gizli ve açık olarak- teşvik etmeleridir. Bu karakterdeki insanlar, konuşma ve davranışlarıyla da iman edenleri kısa süreliğine de olsa pasifize etmeye çalışırlar. Ne var ki samimi ve vicdanlı bir mümin, asla böyle pasif bir karaktere bürünmez. Yüce Allah'a gönülden bağlıdır, O'nun azametinden içi titreyerek korkar ve hayatı yalnızca Allah rızası için yaşamaya adanmıştır. Şevkini ise iman gücünden alır ve çevresine de şevk ve güzel ahlakı aşılar. Ancak aşağıda temel özelliklerini anlatacağımız pasif karakter sergileyen insanlar sevgi, yakınlık, samimiyet, dostluk, kardeşlik, sadakat, vefa, bağlılık gibi Allah'ın razı olacağını bildirdiği Müslümanların üstün ahlak özelliklerinden yoksundurlar. Bunlar, cansız, şevksiz ve donuk kişilikleriyle çevrelerine negatif etki yayan, soğuk, duyarsız, keyiflerine düşkün ve vakitlerinin çoğunu nefislerini savunmakla geçiren insanlardır. Herşeyin nefislerine uygun olmasını ister, rahatlarından taviz vermezler. Sürekli bir uyuşukluk hali üzerlerine çökmüştür. Ayrıca akıl zayıflığı, ferasetsizlik, tembellik, korkaklık, sinsilik, mal hırsı, olumsuzluk, kibir, kıskançlık gibi -samimi müminlerde Allah'ın izni ile asla rastlanmayan- bazı temel özellikler, bu kimseler üzerinde yoğun olarak görülür.


Menfaatleri Doğrultusunda Değişen Tavırları

Kuran ayetlerini anlama ve uygulama konusunda Müslümanların genel inanç ve anlayışlarından çok farklı bir anlayış geliştiren bu insanlar menfaatleriyle çatışan, rahatlarını bozan bir olayla karşılaştıklarında hemen tevekkülsüz, sabırsız, korkak, paniğe kapılmış veya küstah bir ruh haline bürünebilirler. Din ahlakını gerçek Müslümanlar gibi, Kuran'da bildirildiği doğru şekliyle yaşamaya kalpten razı olmazlar. Kuran'a uyan Müslümanların samimi, teslimiyetli, akılcı davranışları, hikmetli konuşmaları ve Allah'a yakınlıkları bu kişilerde hissedilmez. Aksine, çoğu zaman çevrelerindeki insanlara din ahlakını benimsemiş bir kişinin yaşaması imkansız olan bir soğukluk, samimiyetsizlik, yapmacıklık veya gerilim hissi verirler.


Vicdanlarını Bastırarak Hareket Etmeleri

Her konuda vicdana uyarak hareket etmek güzel ahlakın temelidir ve Müslüman özelliğidir. Müslümanların arasında yaşayan pasif insanlar ise vicdanlarını tam olarak kullanmazlar. Kolaylarına gelen konularda vicdanlarına uyar; nefislerine ağır gelen, çıkarları ile çatışan ya da üşendikleri konularda vicdanlarına uymazlar. Örneğin bu insanlar affediciliği, güzel bir ahlak özelliği olarak anlatabilirler, konuyla ilgili ayetleri de söyleyebilirler. Ne var ki böyle bir ahlakın gösterilmesi gereken bir durum söz konusu olduğunda nefislerine uyarlar. Ya da, vicdanları diğer Müslümanlar gibi canlı olmayı, her konuda tam bir şevk içinde yaşamayı söylerken bu insanlar nefislerine uyarak işleri yavaşlatmayı, ağırdan almayı çıkarlarına daha uygun bulurlar.


Müslümanları İlgilendiren Konular Karşısında Kayıtsız Kalmaları


C:\Users\kişi\Desktop\My Pictures\İNSAN-YAŞAM\anarsizm1.jpg


Kuran ahlakını yaşamakta pasif davranan insanlar dünyanın çeşitli yerlerinde acı çeken, eziyet gören kimselere karşı kayıtsızdırlar. Müslümanların menfaatlerine aykırı gelen olaylara gereken önemi göstermezler. Kimi zaman da olumlu ya da olumsuz hiçbir tepki vermeyerek iyice pasif bir tavır içine girerler. Manevi değerlere karşı yapılmış sözlü bir saldırı karşısında dahi haklı bir öfke duymazlar. Bu ilgisiz halleriyle, duyarsız, tepkisiz olmanın makbul olduğunu çevrelerindeki zayıf kişilere de hissettirirler. Bu metodla başka insanları da pasifliğe sürükleyebileceklerini düşünürler. Ancak nefislerine ve kendi menfaatlerine ters düşen durumlarda bir anda tüm kinlerini ve öfkelerini ortaya dökebilirler. Aslında Yüce Allah'ın mazlum olan insanlara nasıl davranılması gerektiğini emreden Kuran ayetlerini çok iyi bildikleri halde, bu konuda çekimser kalmaları münafıkane davranışlara bir örnektir.


Ayetleri Menfaatlerine Göre Yorumlamaları

Bu kişiler Kuran ahlakından son derece uzak yaşamalarına rağmen, nefislerine zor gelen veya menfaatlerine aykırı bir durum oluştuğunda, ayetleri Müslümanlara karşı kullanarak kendilerini savunmaya kalkışırlar. Amaçları karşı tarafın tebliğini engellemek, kişiyi konuşamaz, Kuran'la hatırlatma yapamaz hale getirmektir. Oysa Müslümanlar herşeyin kaderde olduğunu ve Allah'ın izniyle meydana geldiğini bilirler. Ancak dünyadaki imtihanlarının bir gereği olarak olayları görünen şekilleriyle ve Kuran'da verilen ölçüler doğrultusunda değerlendirirler. Bu nedenle Müslümanları pasifize etme amacı taşıyabilecek her türlü tavra ve münafık alametlerine karşı her an dikkatli olmak ve gereken tedbirleri almak durumundadırlar.

Bilerek veya farkında olmadan, Müslümanların şevkini kırmaya yönelik bir tutumu olan, ağır davranarak Kuran ahlakının yayılması için yapılan çalışmalara güç kaybettirme eğilimi olan kişilerin, Müslümanları zor duruma düşürmeleri, Allah'ın izniyle, söz konusu olamaz. Bununla birlikte Müslümanlar, kendilerini pasifize etmeyi amaçlayan, şevklerini ve azimlerini kırmak isteyen veya böyle bir etki oluşturabilecek insanların telkinlerine karşı çok dikkatli olmalıdırlar. Kendilerine Kuran-ı Kerim'i ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetlerini rehber edinen salih Müslümanlar, Allah'ın izniyle, bu telkinlerin etkisi altında kalmayacak, büyük bir şevk ve heyecanla Allah yolunda çalışmalarına devam edeceklerdir. Allah ayette şöyle buyurur:

"Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va'detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde 'güç ve iktidar sahibi' kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır." (Nur Suresi, 55)

ŞEYTANIN SONSUZ KAYBA SÜREKLEYEN ERTELEME TELKİNİ

“Hele bir elli yaşıma geleyim namaza başlayacağım” ya da “Belli bir yaşa geleyim ibadetlerimi yaparım ama şu an gencim, hayat tarzım buna el vermiyor” benzeri sözleri hepimiz etrafımızdan duymuşuzdur. Bu sözlerin ardındaki yanlış mantıklar nelerdir? Insanlar hayatlarının asıl önemli konularını, neden ertelerler? Bu kişiler masum bir bahane olarak gördükleri “İleride yaparım”mantığının, onları sürükleyeceği sonsuz azabın farkında mıdırlar?

Vicdan insanı daima doğru olana yöneltip iletir. Ancak bazı insanlar doğru olanı uygulayarak aklen ve ruhen rahat bir hayat sürmek yerine, vicdanlarını örterek zor olanı seçerler. Bu insanlar "şeytanın adımlarını izlerken" doğru yolda olduklarını iddia eder, din ahlakına uygun olmayan davranışları için birtakım mazeretler öne sürerler. İnsanların vicdanlarına uymamak için kullandıkları söz konusu mazeretlerden biri de kendi kendilerine aldıkları “İleride yaparım” kararıdır.



İNSANLAR NELERİ İLERİDE YAPACAKLARINI SÖYLERLER?

İbadetleri İleride Yapacaklarını Söylerler

Din ahlakını gereği gibi kavrayamamış bazı insanlar, Allah'a ve Kuran'a inandıklarını, ancak ibadetleri ileri yaşlarında yerine getireceklerini söylerler. Hacca gitmek, namaz kılmak gibi ibadetler çoğu kişi tarafından yaşlılık dönemine ertelenir.

Bu yanılgı içerisindeki insanlar, doğruyu aslında bilmektedirler ve vicdanlarının emrettiklerine uyduklarında tüm yaşantılarını buna göre düzenlemeleri gerekeceğinin de farkındadırlar. Örneğin samimi bir şevkle namaz kılmaya başladıkları zaman, Allah'ın bir vaadi olarak, hangi davranışın din ahlakına daha uygun olduğunu vicdanları daha net bir şekilde söylemeye başlayacaktır. Nitekim bir ayette, namazın insanları doğruya yönelttiği şöyle bildirilmektedir:

“Sana kitaptan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar(fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür. Allah, yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut Suresi, 45)

Birçok insan bu gerçeği bilir ancak ibadetlerin getirdiği vicdani sorumluluklardan bir mazeret bularak kurtulmaya çalışır. Allah'ın kesin olarak emrettiği bu hükümleri inkar edemez, ama ileride hepsini yapacağına dair kendisine ve çevresine vaatlerde bulunur.


Kuran Ahlakına Uygun Tavırları İleride Yapacaklarını Söylerler

Erteleme sadece ibadetler için geçerli değildir. Günlük yaşantıda karşılaşılan bazı olaylarda da vicdanın yönelttiği doğruları uygulamak ertelenir. Bazı insanlarda "Şimdilik böyle yapayım, bir dahaki sefere düzeltirim" mantığı vardır. Bu mantıkla yapılan ertelemelere verilebilecek bazı örnekler şunlardır:

  • Boş vakit geçirmenin doğru bir davranış olmadığını bilen bir kişinin kendisine hiçbir yarar sağlamayacağını bildiği bir televizyon programını, ”Bugün de izleyeyim bir daha izlemem” deyip saatlerce izleyerek zamanını Allah'ın razı olacağı şekilde değerlendirmeyi ertelemesi.
  • Dedikodunun Yüce Allah'ın Kuran'da yasakladığı yanlış bir tavır olduğunu bilmesine rağmen kişinin bunu önemsemeyip dedikodu yapması ve bu davranışını başka bir zaman terk edeceğini söyleyerek ertelemesi.
  • Temizliğin çok önemli bir ibadet olduğunu bilen bir kişinin, ”Bugün de böyle idare edeyim daha sonra detaylı bir temizlik yaparım” diyerek temizliği ertelemesi.
  • Yaptığı bir ticarette daha çok kar elde etmek amacıyla karşı tarafın hakkını yiyen bir kişinin, ”Bu seferlik böyle olsun, bir sonraki işte adil olacağım” demesi ve tek amacı o an için en fazla parayı kazanabilmek olduğundan Allah'ın bir emri olan ticarette dürüst ve adil davranmayı şuursuzca ertelemesi.
  • Karşısındakine sinirlenip son derece kırıcı sözler sarf eden hatta fiziksel zararlar veren bir kişinin, ”Bu sefer de kendimi tutamadım ama bir dahaki sefer sinirlenmeyeceğim” diyerek öfkesini yenmeyi ertelemesi.


C:\Users\kişi\Desktop\My Pictures\KİTAPLAR\QURAN\qoran tesb.jpg


Kuşkusuz bu örnekler çoğaltılabilir. Hepsinin ortak noktasıysa vicdanen doğru olduğu bilinen güzel bir davranışın daha ileride yapılacağı bahanesiyle ertelenmiş olmasıdır. Oysa Yüce Rabbimiz Kuran ayetlerinde insanın ertelediklerinin de hesap gününde karşısına çıkacağını şöyle bildirir:

“O gün, 'sonunda varılıp karar kılınacak yer (müstakar)' yalnızca Rabbinin Katıdır. İnsana o gün, önceden takdim ettikleri ve erteledikleri şeylerle haber verilir.” (Kıyamet Suresi, 12-13)

"İleride Yaparım" Mantığına Sebep Olan Çarpık Anlayışlar

Dünyadaki Zevklerden Mahrum Kalınacağı Kaygısı: Bazı insanların özellikle ibadetleri yerine getirmeyi daha ileri bir zamana ertelemelerinin temel sebebi, bu kişilerin din ahlakına göre yaşamaya başladıkları takdirde tüm dünyevi zevklerden mahrum kalacaklarını zannetmeleridir. Şüphesiz bu, insanların Kuran ahlakını yaşamalarını engellemeyi amaç edinen şeytanın bir aldatmacasıdır. Allah Kuran'ın birçok ayetinde nimetlerini müminlere hem dünyada hem de ahirette sunduğunu bildirmektedir:

“... İnsanlardan öylesi vardır ki: "Rabbimiz, bize dünyada ver" der; onun ahirette nasibi yoktur. Onlardan öylesi de vardır ki: "Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik (ver) ve bizi ateşin azabından koru" der. İşte bunların kazandıklarına karşılık nasibleri vardır. Allah, hesabı pek seri görendir.” (Bakara Suresi, 200-202)

Ayrıca bir insanın bir nimetten gerçek anlamda zevk alabilmesi için o kişinin ruhen huzurlu olması gerekir. Vicdani bir rahatsızlık içinde olan kişi, her türlü nimet içinde bulunsa da hiçbir şeyden zevk alamaz. Bu nedenle dünya hayatını kendilerince doyasıya yaşayabilmek için vicdanlarına uymayanlar veya vicdanlarının emrettiklerini yapmayı erteleyenler, büyük bir hataya düşmektedirler.

Ölümün Her An Gelebileceğinin Göz Ardı Edilmesi:Ertelemek ancak ahireti ve ölümü düşünmeyen, Allah'ın vaadi olan bu iki apaçık gerçeği kendilerine yakın görmeyen insanlara mahsus bir tavırdır. Herşeyden önce insan ne zaman, nerede ve ne şekilde öleceğini bilmemektedir. Örneğin şu an bu yazıyı okuyan kişi kendisini güvencede hissediyor olabilir. Ancak ansızın meydana gelebilecek bir olay veya bu yazıyı okuduktan yarım saat sonra bineceği arabanın kaza geçirmesi, merdivenlerden inerken ayağının takılıp düşmesi kolaylıkla bu kişinin ölümüne neden olabilir. Oysa Allah kesin olarak bildirmektedir ki, ölüm meleğini karşısında gören her insan ertelediği şeylerden dolayı büyük bir pişmanlık duyacaktır ve "Keşke hepsini yapsaydım" diyecektir. Bu tarifi mümkün olmayan ve asla dönüşü de bulunmayan pişmanlık, Kuran'da şu şekilde haber verilmiştir:

“O gün, zulmeden, ellerini (hınçla) ısırarak (şöyle) der: "Ah keşke, elçiyle birlikte bir yol edinmiş olsaydım," "Vah yazıklar bana, ne olurdu da filanı dost edinmeseydim." "Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kuran'dan) saptırmış oldu..."” (Furkan Suresi, 27-29)

Asıl Cezanın Ahirette Verilecek Olması: Allah'ın vereceği asıl cezanın bu dünyada değil, ahirette verilecek olması da birçok insanı yanıltan durumlardan biridir. Eğer Allah yapılan her vicdansızlığın karşılığını o an verseydi, insanlar bir kez karşılık aldıktan sonra bir daha vicdansızlık yapamazlardı. Dolayısıyla, Allah'ın yapılan vicdansızlıklara hemen karşılık vermemesi insanları aldatmamalıdır, çünkü her birinin karşılığı ahirette eksiksiz olarak verilecektir. Allah bu yanlış mantıkta olanları bir ayette şöyle haber vermektedir:

“… Ve kendi kendilerine: "Söylediklerimiz dolayısıyla Allah bize azap etse ya." derler. Onlara cehennem yeter; oraya gireceklerdir. Artık o, ne kötü bir gidiş yeridir.” (Mücadele Suresi, 8)

“Ertelemek ancak inkarda artıştır...” (Tevbe Suresi, 37)


C:\Users\kişi\Desktop\My Pictures\dua2.jpg

Bazı insanlar ahireti düşünmedikleri için dünyada türlü bahanelerle, yalanlarla vicdanlarını rahatlatmaya çalışabilirler. Bu onlara geçici bir rahatlık sağlayabilir ve vicdanlarının emrettiği gerçeklerden kısa süre de olsa kaçmalarına neden olabilir. Ancak vicdanlarını mazeretlerle susturanların sonu, bir ayette şöyle haber verilir:

“Zalimlere kendi mazeretlerinin hiçbir yarar sağlamayacağı gün; lanet de onlarındır, yurdun en kötüsü de.” (Mümin Suresi, 52)

İnsanın yapması gereken, Allah'ın kendisine lütfettiği her günü, O'nun rızasını kazanmak için Kuran'da bildirilen ahlaka en iyi şekilde yaşamaya çalışmak ve ”İleride yaparım mantığı”nın kendisini sürükleyeceği sonsuz azabı iyice düşünerek bu tavırdan titizlikle kaçınmaktır.

İnsan gayret edip irade göstererek Allah’ın izniyle cenneti kazanabilecekken, tembellikler ve ertelemeler yüzünden dünyasını da sonsuz ahiret hayatını da kaybedebileceğini unutmamalıdır. Hayır getirecek bir işin ertelenmesi kişiye umulmadık kayıplar getirilebilir. Ertelemekten vazgeçen kişi ise sürekli olarak ilerler. Çok kısa sürede olgunlaşmış ve imanında derinlik elde etmiş olduğunu görür.

Ertelemeden, zamanında yapılan bir ibadet, geciktirmeden yerine getirilen bir güzel ahlak özelliği, Müslüman için kazançtır. Ayrıca müminin Yüce Rabbimiz’e olan teslimiyetini, sevgisini, inancını, imanını göstermesi için birer vesiledir.

Ünlü İslam alimi İmam Gazali de bir sözünde insanın ilerisi için yaptığı planları uygulamaya belki de hiç fırsatı olamayacağına ve ölümün yakınlığına şöyle değinir:

”Nice nefes alanlar vardır, aldıkları son nefesi geri vermeden ansızın ölüm onları yakalamıştır. Öyleyse gerçekte senin sahip olduğun sadece bir nefesten ibarettir; ne bir gün ve ne de bir saat! Bir nefesi bile geçirmeden Allah'a itaate ve tevbeye yönel. Belki de ikinci bir nefese erişemeden ölüm seni yakalar! Rızık konusunda da böyle düşünerek fazlaca üzerinde durmamak gerekir. Belki de ilerisi için düşündüğün o rızka ihtiyaç duyacak kadar yaşamayacaksın. Dolayısıyla onun için harcadığın vakit zayi olacak, gösterdiğin çaba da boşa gidecektir. Demek ki insanın ikinci bir gün, ikinci bir saat, ikinci bir nefes için gösterdiği çaba neredeyse boşa çıkmaktadır. Çünkü onlara ulaşma garantisi bulunmamaktadır." (İmam Gazali, Cennete Doğru, (Yedi Geçit), Minhacü'l-Abidin, sf. 118)

ŞEYTAN İNSANIN SAMİMİYETSİZLİKTEN KURTULMASINI İSTEMEZ


Gerçek iman ve Allah korkusunun en önemli göstergelerinden biri kişinin samimiyetidir. Bir insan Allah'a olan inancındaki, Kuran'a uymadaki ve güzel ahlakı yaşamadaki samimi azmi ve çabası ölçüsünde takva özelliği kazanır.

Eğer insan vicdanını şeytani düşüncelerle kirletmiyorsa, vicdanından gelen her uyarı ve tavsiyeye tereddütsüz uyuyorsa, Allah'tan korkup sakınarak nefsinin olumsuz telkinlerine karşı koyuyorsa, bu insan samimiyeti en güzel şekilde yaşayabilir.


C:\Users\kişi\Desktop\My Pictures\İNSAN-YAŞAM\AİLE RES\baba çocuk.jpg

Ancak bazen insan inancını ve ahlakını, samimiyetin en üst noktasında görüp bundan hoşnut olup bu konuda daha fazla çaba göstermeye gerek duymayabilir. Elbetteki her insan samimiyeti ölçüsünde, kendisinin Allah'ın hoşnut olacağı kullardan olabileceğini umabilir. Ancak Kuran ahlakında müminlere gösterilen yol, kişinin güzel ahlakın her bir detayında kendisine sınır koymamasını gerektirmektedir. Her zaman iyinin daha iyisi, güzelin daha güzeli, mükemmelin daha mükemmeli olabilir. Mümin, ümitvar olmasının yanında, Allah korkusu sebebiyle her zaman için Allah'ın rızasını ve ahiretini kazanmaktan yana korku içerisinde de olmalıdır. Belki yaşadığı samimiyet, olabilecek en makbul seviyededir. Ama belki de yeterli değildir. Ya da daha üst bir samimiyet ile Allah'ın rızasını, hoşnutluğunu daha da fazlasıyla kazanabilecektir. İnsan aklını ve vicdanını kullanarak, derin düşünerek, her zaman uyguladığı ve alıştığı tavırlardan ve düşüncelerden, çok daha güzelini, çok daha iyisini de bulabilecek yetenektedir. Ve Yüce Rabbimiz Kuran'da, “hayırlarda yarışılmasını” bildirmektedir (Bakara Suresi, 148). Bu nedenle mümin her zaman için daha mükemmelini, daha iyisini, daha güzelini arayan bir ahlak içerisinde olmalıdır.

Müslüman “nasıl olsa ben samimiyim” deyip, bu durumunu yeterli görmemelidir. Her zaman için samimiyetin daha üstü vardır. İnsan hep bunun sadece bir aşamasındadır. Nitekim geçmişine baktığında da, insan halihazırda yaşadığı samimiyeti, sürekli olarak bu gibi aşamalardan geçerek elde ettiğini görecektir. Çevresindeki insanların da önceki hallerine baktığında, zaman içerisinde sürekli olarak hep daha iyiye ulaştıklarını; her seferinde, bir önceki hallerinden daha samimi hale geldiklerini görecektir. Ancak belki kişinin hem kendisi hem de çevrelerindeki bu insanlar, o dönemlerde de kendilerine sorulduğunda “ben çok samimiyim” diyorlardı. Ama bir sonraki aşamada, aslında bir önceki hallerindeki samimiyetlerinin eksik olduğunu, samimiyetleri arttığında açıkça görmüş oldular.

İşte bu nedenle insanın sürekli olarak daha üst bir samimiyeti araması gerekir. İnsanın, mevcut haline sevinip bunu yeterli görmesi, bir anlamda gelişmesinin, derinleşmesin, mükemmelleşmesinin önüne bir engel koyması demektir. Halbuki kişi kendisine bu sınırı koymadığında, belki de Allah'ın izniyle, tahmin bile edemeyeceği kadar mükemmel bir ahlaka ulaşabilir. Allah'ın rızasının en çoğunu kazanmayı hedefleyen bir müminin ise, böyle bir imkanı kendi eliyle engellememesi gerekir.

Bu konuda şunu da unutmamak gerekir ki, müminin Allah'a karşı alabildiğine samimi olması, şeytanın hiç istemeyeceği bir şeydir. Çünkü Yüce Rabbimiz Kuran'da, “samimi olan kullarının kurtulacağını” (Hicr Suresi, 40) bildirmiştir. Rabbimiz samimi kullarını sevendir. Bu nedenle şeytan, insanın samimiyetsizlikten kurtulmasını istemez. Dolayısıyla kişinin bu konuda şeytana karşı da mücadele etmesi gerekir. Ayrıca insanın, nefsinin samimiyete karşı direnme arzusu içerisinde olacağını da unutmaması gerekir. Müminin bu konuları da göz önünde bulundurarak tedbir alması; samimiyette derinleşmek için tüm gücüyle çaba harcaması gerekmektedir.

ŞEYTAN İNSANLARI ŞÜKRETMEKTEN ALIKOYMAK İÇİN ÇALIŞIR

Şükür, Kuran’da üzerinde en çok durulan konulardan biridir. Yetmişe yakın ayette şükretmenin öneminden bahsedilir, müminlere şükretmeleri hatırlatılır, şükredenlerin ve şükretmeyenlerin örnekleri verilir, akıbetleri anlatılır. Şükrün Kuran’da bu derece önemle vurgulanmasının nedeni, bunun imanın ve tevhid inancının en büyük göstergelerinden biri olmasıdır. Bir ayette şükretmek, “yalnızca Allah’a kulluk etme”nin şartı olarak belirtilir:

Ey iman edenler size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin ve yalnızca O’na kulluk ediyorsanız, (yine yalnızca) Allah’a şükredin. (Bakara Suresi, 172)

Kibir, haset ve kıskançlığından ötürü kıyamete kadar tüm yaşamını insanları saptırmaya adamış olan şeytan, insanın şükürden uzaklaşmasını kendisi için yeterli ve büyük bir başarı olarak görmektedir. Şeytanın ana hedeflerinden birinin insanları şükürden alıkoymak olduğu dikkate alındığında, şükretmeyen bir kimsenin nasıl büyük bir sapkınlık içinde olduğu daha iyi anlaşılır. Allah'a şükretmenin ne kadar önemli bir konu olduğunu anlamak için İblis’in Kuran’da ibret olarak nakledilen şu sözleri oldukça anlamlıdır:

Dedi ki: “Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.” (Araf Suresi, 16-17)


C:\Users\kişi\Desktop\My Pictures\PHTSHP-MANZARA\nimetler_.jpg


Şükür, dünyadaki imtihanın bir parçasıdır. Allah insana Katından sayısız nimetler verir, ona nasıl davranması gerektiğini bildirir ve onun bu nimetler karşısındaki tavrını dener. Bu durum aşağıdaki ayetlerde şöyle bildirilir:

Şüphesiz Biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık. Biz ona yolu gösterdik; (artık o,) ya şükredici olur ya da nankör. (İnsan Suresi, 2-3)

Ayette, denenmekte olan insanın iki yoldan birini, yani şükrü veya nankörlüğü seçeceği belirtilmiştir. Dolayısıyla ayette, şükretmenin imanla, şükretmemenin ise inkarla eş tutulduğu açıkça görülmektedir. Allah, iman edip şükredenler için azabın söz konusu olmadığını şöyle müjdelemektedir:

Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah azabınızla ne yapsın? Allah şükrün karşılığını verendir, bilendir. (Nisa Suresi, 147)

Bu ayette olduğu gibi Allah, şükrün karşılığını vereceğini, şükredenlere nimetini artıracağını ve onları ödüllendireceğini Kuran’ın başka birçok ayetinde de bildirmiştir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:

Rabbiniz şöyle buyurmuştu: “Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, Benim azabım pek şiddetlidir.” (İbrahim Suresi, 7)

İşte Allah, iman edip salih amellerde bulunan kullarına böyle müjde vermektedir. De ki: “Ben buna karşı yakınlıkta sevgi dışında sizden hiçbir ücret istemiyorum.” Kim bir iyilik kazanırsa, Biz ondaki iyiliği arttırırız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, şükredene karşılığını verendir. (Şura Suresi, 23)

Kuran'da, “Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız; gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Nahl Suresi, 18) ayetinde bildirildiği gibi, Allah’ın nimetlerini tek tek sayabilmek değil, nimetleri sınıflara ayırarak saymak bile mümkün değildir. Nimetin sınırı olmadığı gibi şükretmenin de bir sınırı yoktur. O halde insan sürekli bir şükür halinde bulunmalı, Allah’ın nimetini anmalı, hatırda tutmalı, anlatmalıdır.


Her An Şükredici Olmak

Bazı kimseler şükretmek için kendilerine çok büyük, çok özel bir nimetin gelmesini, ya da çok büyük bir sorunlarının çözülmesini beklerler. Oysa biraz dikkat edildiğinde, insanın her anının nimet içinde geçtiği görülür. Hayatı, sağlığı, aklı, şuuru, beş duyusu, nefes aldığı hava ve bunlara benzer sayısız nimet kendisine her an kesintisiz bir şekilde sunulmaktadır. Bu nimetlerin ise her biri ayrı şükür gerektirir. Allah’ı anmasında, tefekküründe eksiklik olan kimseler gaflet içinde oldukları için, bu nimetlerin değerini onlara sahipken bilmez, bunların şükrünü yapmaz; ancak bu nimetler ellerinden alındığı zaman değerlerini anlar, nankörlüklerinin sonucuyla karşılaşırlar.

Kuran’da, Allah’ın insanlara şükretmeleri için verdiği çeşitli nimetler sayılır ve bunların şükürlerinin yapılması tekrar tekrar öğütlenip hatırlatılır. Bu nimetlerden bazıları şunlardır: İnsanın düzgün bir biçimde yaratılıp var edilmesi, işitme, görme ve hislerin verilmesi, Allah’ın insanlara güzel ahlakı öğretmesi, ayetlerini açıklaması, müminleri temizleyip arındırması, günahların bağışlanması, ibadetlerde kolaylık sağlanması, müminlerin eziyetlerden kurtarılması, insanların yeryüzünde yerleşik kılınıp onlara geçimlikler verilmesi, insanlar için içilecek suyun yaratılması, toprağın verdiği ürünler, hayvanların insanların hizmetine ve yararına sunulması, denizin insanların emrine verilmesi, denizden çıkan ürünler, süs eşyaları, denizde giden gemiler, gece ile gündüzün yaratılması...

Şükretmeyle ilgili haber verilen bir sır ise, Allah’ın Kuran’da ve dış dünyada yarattığı ayetleri (delilleri) ancak çokça şükredenlerin anlayabileceğidir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:

Güzel şehrin bitkisi, Rabbinin izniyle çıkar; kötü olandan ise kavruktan başkası çıkmaz. İşte Biz, şükreden bir topluluk için ayetleri böyle çeşitli biçimlerde açıklıyoruz. (Araf Suresi, 58)

Görmüyor musun ki, size ayetlerinden (bazılarını) göstermesi için, gemiler Allah’ın nimetiyle denizde akıp gitmektedir! Hiç şüphesiz bunda, çok sabreden, çok şükreden için gerçekten ayetler vardır. (Lokman Suresi, 31)

Allah’ın bu ayet ve delillerinin hikmeti ancak çokça şükredenlerin ulaştıkları kavrayış ve duyarlılık ile anlaşılabilir. Nankör ve duyarsız kişiler ise Allah’ın ayetlerinin hikmetlerini anlayamaz hatta bu ayetlerin farkına varamazlar. Allah her şeyi bir amaç ve hikmetle yarattığı gibi, insana verdiği nimetleri de bir amaç üzerine yaratmıştır. İnsana verilen her şey insanın Allah’a şükretmesi için birer nimettir. Allah'ın verdiği tüm nimetler Rabbimiz'e yönelmemiz için birer vesiledir. Allah, tüm yarattıklarını koruyan, gözeten üstün güç sahibi Yaratıcımız'dır.

ŞEYTANIN EMRİ: DÜŞÜNMEYİN

Düşünme yeteneği insana kısa dünya hayatında verilen en büyük nimetlerden biridir. Çünkü insan, ancak derin düşünerek Allah'ın sonsuz gücünün, kainattaki kusursuz sanatının farkına varır. Düşünen bir insan dünya üzerindeki her ayrıntının pek çok hikmetle yaratıldığını, ölümün yakın olduğunu ve dünya hayatında yerine getirmesi gereken bazı sorumlulukları olduğunu kavrar. Kuran'da pek çok ayette ancak düşünen insanların öğüt alabileceği, Allah'ın varlığının delillerini ancak onların görebileceği bildirilmiştir. Nitekim Kuran'ın indiriliş amacı "(Bu Kur'an,) Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır." (Sad Suresi, 29) ayetinde haber verildiği gibi, insanların iyice düşünmeleridir.

Ancak insanların büyük bir bölümü düşünmeyi bir zorluk olarak görür. Hatta bu insanlar, düşünmenin hayatlarına ve kurulu düzenlerine zarar vereceğine inanırlar. Bu anlayışa göre "zararların en önemlisi" insana dünya hayatlarındaki sorumluluklarını hatırlatmak, içinde bulundukları gaflet halinden onları çıkarmaktır. Çünkü düşünmemek insanı zihnin tamamen boşaltıldığı bir çeşit uykunun içine sürükler. Bu uyku adeta bir büyü gibi kişiye tüm sorumluluklarını, kendisinin niçin var olduğunu, hayattaki amacını, bir gün öleceği gerçeğini unutturur. Bu uykunun başka bir türü ise dünya hayatının günlük ve rutin işlerine kendini kaptırmaktır. Belki bu insanlar gün içinde pek çok şey düşünüyor, karar veriyor ya da çözümler üretiyor gibi gözükebilirler; ama gerçekte düşündükleri şeyler günlük koşuşturmacanın ayrıntılarından başka birşey değildir. Bu düşüncelerin hiçbiri insanın yaratılış amacı, dünya hayatının gelip geçici olduğu ve her canlının bir gün gelip toprak olacağı ile ilgili değildir. Ezberlenmiş, öğretilmiş, kalıplaşmış, alışılmış hareketler, konuşmalar ve tavırlar insanların tüm hayatını o kadar kaplar ki, kendileri için hayati öneme sahip gerçekler üzerinde düşünmeye gerek dahi duymazlar.

Ancak bu büyük bir hatadır, çünkü dünya üzerindeki herşey bir amaç üzerine var edilmiştir. Allah kainattaki her ayrıntıyı insanların üzerinde düşünmeleri için yaratmıştır. Nitekim Allah Kuran'da, "ölümü ve hayatı kimin daha güzel davranışta bulunacağını denemek için" (Mülk Suresi, 2) yarattığını bildirmiştir. İnsan kısa dünya hayatı boyunca tüm yapıp ettikleriyle denenmektedir. Kendisini yaratan ve ölümünden sonra tekrar diriltip, hesaba çekecek olan Allah'a karşı büyük bir sorumluluğu vardır. Kuran'ı okumak, dinlemek, ayetler üzerinde düşünmek ve anlayıp uygulamak da iman eden bir kişinin en başta gelen sorumluluklarından biridir. Allah bu gerçeğe, "Onlar, yine de o sözü (Kur'an'ı) gereği gibi düşünmediler mi, yoksa onlara, geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?" (Müminun Suresi, 68) ayetiyle dikkat çekmiştir.


C:\Users\kişi\Desktop\My Pictures\İNSAN-YAŞAM\224254.jpg

 

Düşünen kişi, kainattaki bu kadar ince düzen ve dengenin, kusursuz tasarım örneklerinin tesadüfen meydana gelemeyeceğine, var olan herşeyin bir Yaratıcı'sı olduğuna kanaat getirecektir. Çevresindeki yaratılış mucizelerini derin derin düşündükçe Allah'ın varlığının delillerini, O'nun yarattığı detaylardaki hikmetleri görerek Allah'a teslim olacak ve sadece O'nun rızasını kazanmak için yaşayacaktır. Bu gerçeğin farkında olan şeytan insanların gaflet içinde bir hayat sürmelerini, Allah'ın ayetlerinden uzak durmalarını, bunun için de düşünmemelerini ister. Allah şeytanın bu hedefini şu şekilde bildirir:
Dedi ki: "... onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım..." (A'raf Suresi, 16-17)

Şeytan bu nihai hedefine ulaşmak için insanları gaflet haline düşürecek çok özel ortamlar hazırlar. Bunun için insanların zayıf yönlerini kullanarak ince planlar yapar, senaryolar oluşturur ve bunları insan nefsinin en çok hoşlanacağı, en çok zevk alacağı hale getirmeye çalışır. Dinden uzak insanlar da böyle ortamlarda, iman eden kişilerin aksine Allah'ı unutarak, ahireti hiç düşünmeyerek gaflet içinde bir ruh haline girerler.

Gaflete kapılıp gerçeklerden kaçan insan, ölüm meleklerini hiç beklemediği bir anda karşısında gördüğü zaman ise artık herşey için çok geçtir. Çünkü kişi dünya hayatını boş amellerin peşinde, çirkin tavırlarla geçirmiş ve Kuran ayetlerini düşünmekten şiddetle kaçmıştır. Düşünmemek için türlü yöntemler denemiş, şeytanın oyunlarına kanmıştır. Oysa ölümü, hayatın geçiciliğini, Allah'a karşı sorumluluklarını düşünen bir kimsenin böyle gafil bir hali kabullenmesi mümkün değildir. Allah'ın her an canını alabileceğini bilen, ölümün ne kadar yakın olduğunun farkında olan, ağzından çıkan her sözden, aklından geçen her düşünceden ve yaptığı her hareketten hesaba çekileceğinin şuurunda olan bir kişi, nasıl bir ortamda olursa olsun bu gerçekleri unutmaz, aklından çıkarmaz ve gaflete kapılmaz.

Unutulmamalıdır ki, bir mekanda Kuran ahlakına uygun şekilde eğlenmek yerine taşkınlık yapan bir kişiye de, o taşkınlıkları teşvik edenlere de ölüm aynı yakınlıktadır. Belki o kişi dışarı çıkar çıkmaz ölüm melekleriyle karşılaşacak, hiç beklemediği bir anda kendini hesap verirken bulacaktır.

İşte ölüm insana bu kadar yakınken, kişinin gaflet içinde hayatına devam etmesi, freni kopmuş bir kamyonun hızla üstüne geldiğini gördüğü ve çarpıp onu parçalayacağını bildiği halde imkanı varken önünden çekilmemesine benzemektedir. Kişi isterse ömrü boyunca yüzlerce, binlerce kez taşkınlıklar sergilemiş, hatta bütün hayatını böyle geçirmiş olsun, ölüm melekleri canını alırken tüm yaşadıklarını geride bırakacaktır. İnsan eğer bu zamanlarını Allah'ın varlığından gafil bir halde geçirdiyse, o gün, cahiliye toplumlarında "dünyayı doya doya yaşamak" şeklinde ifade edilen bu hayatın, kendine kayıptan başka birşey getirmediğinin farkına varacaktır. Allah'ı ve hesap gününü unuttuğu için yaptığı her türlü taşkınlığın pişmanlığını yaşayacaktır. Allah Kuran'da inkarcıların içinde bulundukları gaflet haliyle, kendilerine gelen hatırlatmalara verdikleri tepkileri şöyle bildirmiştir:

"İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar. Rablerinden kendilerine yeni bir hatırlatma gelmeyiversin, bunu mutlaka oyun konusu yaparak dinliyorlar. Onların kalpleri tutkuyla oyalanmadadır..." (Enbiya Suresi,1-3)

ŞEYTANIN MÜSLÜMANLARIN ARASINI BOZMA ÇABASI


Her Müslüman dünyada ve ahirette birbirinin kardeşidir. Müslümanların birlik olmaları, aynı safta yer almaları, birbirlerine her şartta destekçi olup yardım etmeleri, birbirlerine Allah rızası için içli bir sevgi, şefkat duymaları ve birbirlerine karşı her zaman affedici olmaları Allah’ın beğendiği ve istediği bir ahlaktır. Allah’ın varlığına ve birliğine iman eden, ahirete inanan, peygamberlere karşı çoşkun bir sevgi ve saygı duyan, Kuran’ın hak olduğunu tasdik eden ve titizlikle uygulayan herkes Müslümandır.

Müslümanlar arasında ayrımcılığın Kuran’da kesinlikle yeri yoktur. Bu, şeytanın Müslümanların gücünü kırmak amacıyla oynadığı sinsi bir oyundur. Çekişme, kavga, karşılıklı mücadele ve haset, insanın beynini ve özellikle de vicdanını çok yorar. Kişinin ruhunu kirletir, fiziksel ve manevi anlamda gücünü zayıflatır. Şeytan da bu gerçeği bildiği için müminlerin arasına girmeye ve bu şekilde onları güçten düşürmeye çalışır. Akıllarını ve dikkatlerini boş konulara yoğunlaştırarak Allah’ın dinine yardım etmelerini, İslam ahlakını yaymalarını engellemeye çaba harcar. Allah Kuran’da inanaları şu şekilde uyarmaktadır:

"Allah'a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir." (Enfal Suresi, 46)

Şeytan insanların iman etmelerini, samimi olmalarını, güzel ahlak göstermelerini, Allah’a gönülden boyun eğerek yaşamalarını istemez. Birlik oldukları takdirde Müslümanların nasıl güzel ve etkili bir güce sahip olacaklarını, bu vesileyle Kuran ahlakının her yerde yaşanmaya başlanacağını, dünyada cennet gibi bir ortam oluşacağını bildiği için sürekli aleyhte bir faaliyet içindedir. Samimi iman edip her şartta Allah’a yönelip tevekkül edildiği takdirde şeytanın müminler üzerinde olumsuz hiçbir etkisinin olmayacağını Allah Kuran’da bizlere haber vermiştir:

"Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur." (Nahl Suresi, 99)


C:\Users\kişi\Desktop\My Pictures\BIRLIK RES\islma_birlg4.jpg


Her insan şeytanın oyunlarına karşı mutlaka uyanık olmalıdır. Çünkü Allah, her ne pahasına olursa olsun şeytanın insanları saptırma gayesinde olduğunu bir Kuran ayetinde bizlere şu şekilde bildirmektedir:

Allah, onu lanetlemiştir. O da (şöyle) dedi: "Andolsun, kullarından 'miktarları tespit edilmiş bir grubu' (kendime uşak) edineceğim. Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah'ın yarattıklarını değiştirmelerini emredeceğim." Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır. (Şeytan) Onlara vaadler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey va'detmez." (Nisa Suresi, 118-120)

Bu tuzağa düşmemek için Müslümanların özellikle birbirlerine karşı çok anlayışlı, sevgi dolu ve bağışlayıcı olmaları; kötü zandan mutlaka kaçınmaları gerekir. Kardeşlik, sevgi, barış, hoşgörü, muhabbet, dostluk, affedicilik gibi konuları sürekli teşvik etmek hatta bu konularda örnek teşkil etmek son derece önemlidir. Bu şekilde Müslümanların şevkini ve heyecanını artıracak bir hizmet içerisinde olmak, şeytanın oluşturmaya çalıştığı kargaşa ve mücadele ortamını Allah’ın izniyle tamamen yok edecektir. Nitekim bu yönde atılan her adımın İslam aleminde hemen olumlu sonuçlar doğurduğunu Allah bizlere göstermektedir.

ŞEYTANIN OYUNLARINDAN BİRİ: GELECEK KORKUSU


Din ahlakı samimi olarak yaşandığında insanların üzerinden pek çok dert ve tasa doğal olarak kalkar, herkes huzurlu ve rahat bir yaşam sürer.

Birçok insan hayatının ileriki dönemlerinde kendisini nelerin beklediğini merak eder, pek çok olumsuz ihtimali de düşünüp, kaygılanır. Bu onları ciddi şekilde tasalandırır ve huzursuz eder. Bunun dışında insanların çoğunluğunun yaşadığı günlük endişeler de vardır ki bunları da gelecek korkusuna dahil etmek mümkündür. Küçük yaşlarda bu durum okul ödevlerinden, arkadaşlık ilişkilerinden, sözlüye kalkmak gibi sorunlardan ibarettir. Ancak yaşın ilerlemesiyle insanların sorun haline getirip, korkusunu duydukları konular da artar. (Harun Yahya, Adamlık Dini)

Lise çağlarında kişinin giyeceği kıyafet, yiyeceği yemek, arkadaşlarıyla yaşadığı sorunlar, grup içindeki itibarı, okuldaki başarısı ve aile ilişkileri onun için adeta dünyanın en büyük ve en önemli sorunlarıdır. Bu konulardaki herhangi bir olumsuzluk ruhunda derin etkiler yapar, hatta strese ve bunalıma girmesine sebep olur. Bu sorunlar, kazanılması mutlaka gerekli olan üniversite sınavıyla doruk noktasına ulaşır. Çünkü bu sınav kazanılmadığı takdirde aileye nasıl hesap verileceği, bu durumun akrabalara ve çevreye nasıl açıklanacağı gibi kaygılar, genç bir insanın manevi olarak oldukça yıpranmasına sebep olur. Bu tür durumlara günümüzde o kadar çok rastlanır ki, üniversite veya kolej sınavlarının sonuçlarının açıklanmasının ardından gazetelerde çıkan intihar haberlerine adeta alışılmıştır. Ancak unutmamak gerekir ki, bunlar son derece yersiz endişelerdir. İnsan elbette bir sınavda başarı elde etmek, iyi bir eğitim görmek isteyebilir. Ancak elinden geleni yaptığı halde bir başarı kazanamıyorsa bu durumda Allah'a tevekkül edip, Rabbimiz'in kendisine daha güzel bir sonuç vermesi için dua etmesi gerekir. Sonuç olarak burada elde ettiği veya edemediği her türlü başarı, kısa bir yaşamın ardından ölümle birlikte anlamını yitirecektir. Geriye kalan ise kişinin Allah'a olan güveni, tevekkülü ve imanı olacaktır.


C:\Users\kişi\Desktop\My Pictures\İNSAN-YAŞAM\menfaat1.jpg


Ancak bu önemli gerçeklerin farkında olmayan, din ahlakından uzak kişiler için yaşın ilerlemesiyle doğru orantılı olarak geleceğe ilişkin korku ve endişeler de artmaktadır. Bu insanlar geleceğe dair planların dışında, gün içinde yapacakları pek çok detayı da düşünüp, kaygılanır ve hatta strese girerler. İşyerindeki konumları, tatile gidip-gidemeyecekleri, gideceklerse nereye gidecekleri, çocuklarını yurtdışına gönderip-gönderemeyecekleri, daha iyi bir eve taşınıp-taşınamayacakları, toplantıya zamanında yetişip-yetişemeyecekleri gibi sayısız endişeleri vardır.



Geleceğe Yönelik Kaygı Duymak Neden Hatalıdır?

Para konuları da Kuran ahlakını yaşamayan insanların akıllarını en çok meşgul eden, onları en çok kaygılandıran konuların başında gelir. Paralarının yetip yetmeyeceği endişesi hem günlük yaşamlarında hem de ileriye dönük planlarında büyük yer tutar. Çünkü hem dünyaya yönelik büyük hırslar içindedirler hem de imkanları kısıtlıdır. Bu da geleceğe yönelik korkulara kapılmalarına neden olur. Bundan dolayı imkanları olsa dahi paralarını hayra harcamaktan kaçınırlar, insanlara yardım etmezler. Maddi durumu iyi olan da kötü olan da aynı endişeyi duyar ve cimrilik eder. Oysa geleceği de yaratan, insanlara rızkı verip, onları besleyen Allah'tır. Allah'a tam anlamıyla güvenmiş olsalar zaten hiçbir sıkıntı çekmezler. Fakat bu güveni yaşamadıkları için böyle bir kolaylıktan da mahrum kalırlar. Allah insanlara verdiği mallarla onları dener ve bu malları Kendi rızası doğrultusunda kullanmalarını ister. Ama geleceğe yönelik bu cahilce korkuları yüzünden çoğu insan bencil bir tutum sergiler. Allah ayette onların bu durumuna şöyle dikkat çekmiştir:

"Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin-hayasızlığı emrediyor. Allah ise, size kendisinden bağışlama ve bol ihsan (fazl) vadediyor. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir." (Bakara Suresi, 268)
Allah’ın Hikmetli Bir Örneği: Sağanak Yağmur Aldığında Ürünlerini İki Kat Veren Bahçe

Şeytanın Kuran ahlakından uzak yaşayan insanlara verdiği telkinlerden biri; bu kişilere mallarını kimseyle paylaşmadıkları, saklayıp biriktirdikleri takdirde daha zengin olacaklarını ve geleceklerinin ancak bu şekilde garantiye alınacağını zannettirmesidir. Zahirde (dış görünüşte) verilen ya da paylaşılan herhangi bir şey azalır, olayları yalnızca dış görünüşüyle değerlendiren, yüzeysel düşünen bazı insanlar, şeytanın bu kandırmacasına kolaylıkla aldanabilirler. Ancak bu kişiler Yüce Allah`ın Zülcelal-i Ve'l İkram (büyüklük ve ikram sahibi) sıfatını, dilediği kişiye kat kat artırdığını, ihsanı, ikramı bol olan olduğunu hesaba katmamaktadırlar. Nitekim Yüce Allah Kendi rızası için infak edenlerin üzerindeki bereketini arttıracağını şu hikmetli örnekle bildirmektedir:
"Yalnızca Allah'ın rızasını istemek ve kendilerinde olanı kökleştirip-güçlendirmek için mallarını infak edenlerin örneği, yüksekçe bir tepede bulunan, sağanak yağmur aldığında ürünlerini iki kat veren bir bahçenin örneğine benzer ki ona sağanak yağmur isabet etmese de bir çisintisi (vardır). Allah, yaptıklarınızı görendir." (Bakara Suresi, 265)

Ayetteki örnek Yüce Allah'ın Kuran'da iman edenlere bildirdiği bir sırdır. Bu nedenle iman edenler sadece Allah'ın hoşnutluğunu, rahmetini, cennetini ve bereketini kazanmak için infak ederler. Onlar Allah yolunda mallarını ve canlarını harcadıkça, helale-harama dikkat ettikçe, Yüce Allah onların zenginliklerini artırır, işlerini kolaylaştırır, Kendi yolunda harcayacakları daha çok olanak yaratır. Hiçbir endişe ve gelecek kaygısı duymadan, Allah'tan korkup sakınarak O'nun sınırlarını koruyan her mümin kendi hayatında bu sırrı yaşar. Böylece infak etmenin, Allah yolunda harcama yapmanın hem ecrini alır, hem de bereketini kazanır.


C:\Users\kişi\Desktop\My Pictures\ÇİÇEKLER\aycicegi.jpg


Bundan başka insanları saran ileriye dönük korkulardan biri de yaşlanmadır. Alınan her türlü tedbire rağmen bedende önüne geçilemez yaşlılık alametlerinin, kırışıklıkların, sarkmaların oluşması, saçın dökülmesi, beyazlaması, görme, duyma kusurları gibi yeni yeni hastalıkların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bu ihtimallerin her biri dinden uzak yaşayan bu insanlarda ciddi endişelere sebep olur. Bundan başka herhangi ciddi bir hastalık durumunda çocuklarının kendilerine bakıp bakmayacağının kaygısını duyarlar. Ne şekilde ve nerede öleceklerini düşünüp korkarlar. Yaşlılarda en çok görülen korkulardan biri de eşlerden birinin ölmesi durumunda diğer tarafın tek kalma korkusudur. İki taraf da içten içe, "ya o ölürse ben nasıl tek başıma yaşarım" diye bir endişe içindedir.

Burada sayılanların her biri din ahlakını yaşamayan insanların geleceğe yönelik ciddi kaygı ve korkularındandır. Kuran ahlakı yaşanmadığı takdirde bu gibi endişelerin duyulması kaçınılmazdır. Müminler içinse durum daha farklıdır, onlar bu tür korkuların hiçbirini yaşamazlar. Herşeyin Allah'ın kontrolünde olduğunu bilir, başlarına gelen herşeye hayır gözüyle bakar, Allah'ı dost edindikleri için yardımı da yalnızca Allah'tan beklerler. Ayrıca dünyada korkulacak hiçbir konu olmadığını da bilirler. Geleceklerine yönelik konularda Allah'ın en hoşnut olacağını umdukları tercihleri yapıp, ellerinden gelen çabayı gösterip, Allah'ın çizdiği kadere teslim olurlar. Ayette onların bu bakış açısı şöyle tarif edilir:

De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır. Ve mü'minler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51)